Dün gece bir rüya gördüm…

Avatar
Latest posts by Saim Saban (see all)

“Dün gece bir rüya gördüm. Size anlatamam – yüreğim fazla dayanmaz, biliyorum… içime
atsam, olmuyor…dilime vuruyor… anadilimde anlatmak istiyorum, unutmayı ve unutulmayı, çünkü
Ubıhçaydı”
Ubıh dilinin hem alfabesini, hem dil yapısını hem de kullanılan kelimeleri tam anlamı ile bilen ve
konuşabilen son kişiydi. Vasiyeti üzerine mezar taşına şöyle yazılmıştır;
“Bu Tevfik Esenç’ in mezarıdır, o Ubıhça’yı konuşan son kişiydi.”
Lübnan’da doğan (1949), Beyrut’ta Fransız okullarında okuyan, 26 yaşında Fransa’ya göç eden
ve halen orada yaşayan, kitaplarını Fransızca yazan, anadili İslamın dili olan Arapça, kendisi
Hristiyan, büyükannesi Türk, Lübnan’lı toplum bilimci ve yazar Amin Maalouf’ un, Ölümcül
Kimlikler (Les Identites Meurtrieres) adında bir deneme kitabı ( YKY, 2000) var.
Amin Maalouf’ tan söz ederken, onun kimliğini oluşturan etnik, din ve dil aidiyetlerini uzun
uzun yazmamın nedeni tam da bu kitabın konusudur. Ve aslında bu konu, toplumsal
uzlaşmazlıkların, savaşların, soykırımların nedenlerinden en önemlisidir. Bu konu “kimlik”
konusudur.

Kendimizi etnik, dini, ülke, meslek vb. genel aidiyetlerle ifade etmeye hevesli olsak da aslında
kimliğimizi oluşturan neredeyse sonsuz aidiyet var ve bu nedenle her insan diğerlerinden farklı
ve dünyada tek olan bir “kimlik” e sahiptir.
Bırakalım mezhep, lehçe, politik, felsefi , kültürel farklılıkları, yalnızca aynı meslek içerisindeki
farklılıklarımızı alt alta yazsak herhalde sayfalar tutardı.
Kimliğimizi oluşturan aidiyetler sayısız fakat kimliğimiz tek’dir ve bize aittir. Fakat sorun şudur;
sizin kendinizi , öyle çok sağı solu karıştırmadan ana – çoğunlukla da dayatılıp zorunlu kılınan –
bir aidiyet kimliği ile ifade etmeniz istenir. Her baskıcı yönetimin eninde sonunda başvurduğu
ve hiçbirinin gerçekleştiremediği tek tip insan, tek tip yaşam, tek tip bir aidiyet zorbalığıdır bu
sonuçta. Bu genellemeci, tektipleştirici ve insan olarak muazzam farklılıklarımızın kaynağı bin
bir çeşit aidiyetimizi yok sayan zihniyete karşı şöyle diyor Maalouf;
“Kimlik bölmelere ayrılamaz, o ne yarımlardan oluşur, ne üçte birlerden, ne de kuşatılmış
diyarlardan. Benim birçok kimliğim yok, bir kişiden diğerine asla aynı olmayan özel bir “dozda”
onu biçimlendiren bütün öğelerden oluşmuş tek bir kimliğim var.”
Hani sorarız ya “Aslen nerelisin peki?”. Beyrut’da doğup 26 yaşında Fransa’ya göç eden
Maalouf’a da hep sorulur. “Lübnan’ lı mısın Fransız mı? Kendini nereli hissediyorsun?”
“Bana “içimin derinliğinde” ne olduğum sorulduğunda, bunda herkesin “içinin derinliğinde” ağır
basan tek bir aidiyetin, bir bakıma “kişinin derin gerçekliğinin”, doğarken ebediyen belirlenen ve
artık değişmeyecek olan”öz”ünün var olduğu inanışı yatıyor; sanki geri kalanın, bütün geri
kalanın özgür insan olarak katettiği yolun, benimsediği inanışların, tercihlerin, kendine özel
duygusallığının, yakınlıklarının, sonuçta yaşamının- hiçbir önemi yokmuş gibi.”

“Gerçekten de hepimizin içinde kök salmış bu düşünce ve ifade alışkanlıkları yüzünden, bütün
bir kimliği, öfkeyle ilan edilen tek bir aidiyete indirgeyen o dar, o sığ, yobaz, kolaycı yaklaşım
yüzünden. İçimden işte katiller böyle “imal ediliyor” diye haykırmak geliyor! “
Düşünsenize “ bir eyalete, bir köye, bir mahalleye, bir kabileye, bir spor takımına ya da meslek
kuruluşuna, bir arkadaş grubuna, bir sendikaya, bir işletmeye, bir partiye, bir derneğe, bir
cemaate, aynı tutkuları, aynı cinsel tercihleri, aynı  ziksel özürleri paylaşan ya da aynı zararlı
etkilere maruz kalan bir insan topluluğuna ait olduğunu hissedebilecek” insanı biz tek bir
aidiyete mahkum etmeye çalışıyoruz.

“Bütün bu aidiyetler, her halükârda aynı anda, elbette aynı derecede önem taşımazlar. Ama
hiçbiri de tam olarak anlamsız değildir. Bunlar kişiliğin yapı taşlarıdır, çoğunun doğuştan
gelmediğini vurgulamak koşuluyla, neredeyse “ruhun genleri” denebilir onlara. Bu öğelerin her
birine çok sayıda bireyde rastlamak mümkünse de, iki farklı insanda aynı bileşimi asla
bulamazsınız ve her birinin zenginliğini, kendine özgü değerini oluşturan da işte budur, her
varlığın tekil ve potansiyel olarak yerinin doldurulmaz oluşunu sağlayan budur. “
“Bütün dönemlerde, meşru olarak “kimlik” denebilecek kadar her koşulda ötekilerden son
derece üstün, tek bir ana aidiyet olduğunu düşünen insanlar olmuştur. Kimileri için ulus,
kimileri içinse din ya da sınıf. Ama hiçbir aidiyetin mutlak surette baskın çıkmadığını anlamak
için dünyada olup biten farklı çatışmalara bir göz gezdirmek yeter. İnançlarının tehdit altında
olduğunu hisseden insanlar arasında, bütün kimliklerini özetler gibi görünen şey dinsel aidiyet
oluyor. Ama tehdit altında olan anadilleri ve etnik gruplarıysa, o zaman dindaşlarıyla kıyasıya
savaşıyorlar. “

“Aidiyetlerimin her biri beni çok sayıda insana bağlıyor; buna karşın, hesaba kattığım
aidiyetlerim çoğaldıkça, kimliğim de özel bir durum olarak ortaya çıkıyor.”
Ölümcül Kimlikler adlı bu denemesinin akademik bir çalışma olmadığını çok iddialı
söylemlerinin olamayacağını yazan Maalouf;
“Zaten çoğu zaman, kendinizi en fazla saldırıya uğrayan aidiyetinizle tanımlamaya
eğilimlisinizdir; kimi zaman bu aidiyeti savunacak gücü kendinizde bulamadığınızda onu
gizlersiniz, bu durumda o sizin içinizin derinliklerinde kalır, gölgeye sinip ödeşme saatini bekler;
ama ister sahip çıkılsın ister izlensin, ister fazla açık etmeden ya da gürültüyle ilan edilsin,
kendinizi özdeşleştirdiğiniz kimlik odur. O zaman söz konusu aidiyet -renk, din, dil, sınıf…-
bütün bir kimliğinizi istila eder. Onu paylaşanlar dayanışma içinde olduklarını hissederler,
birbirlerine benzerler, birbirlerini harekete geçirirler, birbirlerine karşılıklı cesaret verirler, “karşı
taraftakilere” cephe alırlar. Onlar için “kimliğini kabul etmek” zorunlu olarak bir cesaret eylemi,
kurtarıcı bir eylem haline gelir… Her yaralı topluluğun içinde doğal olarak önderler belirir. Öfkeli
ya da hesapçı bu kişiler, yaralara merhem olan “sonuna kadar gidelim” söylemleriyle ortaya
çıkarlar. Bir hak olan saygıyı karşıdakilerden dilenmemek gerektiğini, ama bunu onlara
dayatmak gerektiğini söylerler. Zafer ya da intikam sözü verir, zihinleri ateşler ve zaman zaman,
incinmiş kardeşlerinden bazılarının için için rüyalarına girmiş olabilecek aşırılıklardan da
yararlanırlar. Artık dekor hazırdır, savaş başlayabilir. Ne olursa olsun, “ötekiler” bunu hak
etmişlerdir, çok eski zamanlardan beri “bize çektirdikleri her şeyi” “bizler” bir bir
hatırlamaktayızdır. Bütün cinayetleri, bütün haksızlıkları, bütün aşağılanmaları, bütün korkuları,
isimleri, tarihleri, rakamları.” diyor.

Az kaldı; birkaç paragraf sonra Maalouf’u bırakacağım. Başka yazılarda demokrasi, dinsel
hoşgörü, belki biraz oryantalizm üzerine söz edinceye kadar.
“..Eğer her ülkeden, her durumda, her inançta insanlar bu kadar kolayca kıyıcı katillere
dönüşebiliyorsa, her çeşitten bağnaz çıkıp kendisini bu kadar kolayca kimlik savunucusu olarak
kabul ettirebiliyorsa, bunun nedeni, kimlik konusunda bütün dünyada hâlâ ağır basan “kabile”
kavramının böyle bir sapmayı desteklemesidir; Geçmişteki çatışmalardan miras kalan ve
içimizden pek çoğunun daha yakından inceleyecek olsa reddedeceği, ama alışkanlık yüzünden,
hayal gücü kıtlığından ya da boyun eğme yüzünden istemeyerek bağlı kalmayı sürdürdüğü ve
böylece yarın öbür gün açıkça sarsılacağımız dramlarda payımızın bulunması sonucunu getiren
bir kavram.”
“Bu kitabın başından beri “ölümcül” kimliklerden söz ediyorum – bu tanım benim kınadığım,
yani kimliği tek bir aidiyete indirgeyen kavramın insanları taraf tutucu, katı, hoşgörüsüz, baskıcı,
kimi zaman kendini yok edici bir tavra yerleştirmesi ve onları çoğu zaman katillere ya da
katillerin yandaşlarına dönüştürmesi oranında bana yanlış gibi gelmiyor. Bunların dünya
görüşleri çarpık ve terstir. Aynı topluluğa ait olanlar “bizimkiler” olur, yazgılarına arka çıkmak
istenir, ama onlara karşı zalimce davranmaktan da kaçınılmaz; “ılımlı” görülürlerse kınanır,
yıldırılır, “hain” ya da “döneklikle” suçlanırlar. Ötekilere gelince, karşı kıyıdakilere gelince,
kendimizi asla onların yerine koymaya çalışmayız, şu ya da bu sorunla ilgili olarak tamamen
haksız olamayacaklarını kendimize sormaya hiç gelemeyiz, onların şikayetleri, çektikleri acılar,
kurbanı oldukları haksızlıklar karşısında yumuşamaktan kaçınırız. Sadece, çoğu zaman
topluluğun en militan, en laf ebesi, en aşırı kesiminin bakış açısı olan “bizimkiler”in bakış açısı
önemlidir.Tersine, kimliğin, bazısı etnik bir tarihe bağlı, bazısı değil, bazısı dini bir geleneğe
bağlı, bazısı değil, çok sayıda aidiyetten oluştuğunun kavrandığı an, insan kendi içinde, kendi
kökenlerinde, izlediği yolda, farklı mecralar, farklı katkılar, farklı melezlikler, ince ve birbiriyle
çelişen farklı etkiler görmeye başladığı an, tıpkı kendi “kabilesi”yle olduğu gibi başkalarıyla da
farklı bir ilişki kurulur. Artık sadece “biz” ve “siz” yoktur – bir sonraki karşılaşmaya, bir sonraki
ödeşmeye hazırlanan savaş düzeninde iki ordu. Artık, “bizim” tarafta, sonuçta pek az ortak
şeyimiz olan insanlarla, “onların” tarafında kendimi son derece yakın hissedebileceğim insanlar
olacaktır. Ama daha önceki tavra geri dönersek, bunun insanları nasıl en kötü aşırılıklara
sürükleyebileceği hayal edilebilir: eğer “ötekilerin” kendi budunları, dinleri ya da ulusları için bir
tehdit oluşturdukları duygusuna kapılmışlarsa, bu tehdidi savuşturmak için yapabilecekleri her
şey onlara son derece meşru görünecektir: katliamlara girişme noktasına geldiklerinde dahi,
orada söz konusu olanın kendi halklarının yaşamını kurtarmak için zorunlu bir önlem olduğuna
inanacaklardır. Etraarında toplanan herkes de bu duyguyu paylaştığından, çoğu zaman
katliamcıların vicdanı rahattır ve kendilerine cani denildiğini işittiklerinde şaşırırlar. Cani
olamayacaklarına yemin ederler, çünkü onlar sadece yaşlı analarını, kız ve erkek kardeşlerini ve
çocuklarını korumaya çalışmışlardır.”

“Sömürgeciliğin hoyratlığından, ırkçılıktan, yabancı düşmanlığından çekmiş olanların kendi
milliyetçi hoyratlıklarının, kendi ırkçılıklarının ve kendi yabancı düşmanlıklarının aşırılıklarını
bağışlıyoruz, hatta bu yüzden en azından oluk oluk kan akmadıkça, kurbanlarının kaderleriyle
hiç ilgilenmiyoruz. Çünkü meşru kimlik dışavurumunun nerede duracağı ve ötekilerin hakkını
çiğnemenin nerede başlayacağı asla bilinemez! Az önce “kimlik” sözcüğünün bir “sahte dost”
olduğunu söylememiş miydim? Meşru bir eğilimi yansıtmakla başlar ve bir savaş aleti haline
gelir. Bir anlamdan diğerine kayış hiç fark edilmez, doğal gibidir ve bizler, hepimiz zaman
zaman kendimizi buna kaptırırız. Bir haksızlığı kınarız, zulüm gören bir halkın haklarını
savunuruz ve ertesi gün kendimizi bir katliamın suç ortakları olarak buluruz. Son yıllarda
meydana gelen bütün katliamlarla kanlı çatışmaların çoğu, karmaşık ve çok eski kimlik
“dosyaları” yla bağlantılıdır; bazen kurbanlar umutsuzca her zaman hep aynı taraftır; bazen de
ilişkiler tersine döner, dünün cellatları kurban haline gelir ve kurbanlar cellada dönüşür. “
Bu konuya devam edeceğim. 21 Şubat dünya Anadilleri Günü nedeniyle, hem kendinden başka
o dilin kurallarına göre konuşulması ve yazışmasını bilen kalmadığı için rüyasını anlatamayan
Tevfik Esinç’ i anmak, hem de UNESCO’nun yok olan ya da yok olmakta olan dilleri gösterdiği ve
bağlantısını aşağıda verdiğim atlasına dikkatinizi çekmek istedim.

“Bu dünyada hayatta kalabilmek için beyaz adamın dilini öğrenmeliyiz, ama sonsuza kadar
yaşamak için kendi dilimizi bilmemiz gerek.” / Darry Babe Wilson (Amerikan yerlisi)
UNESCO Atlas of the World’s Languages in Danger
http://www.unesco.org/languages-atlas/index.php?hl=en&page=atlasmap

Paylaş:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir