Dün gece bir rüya gördüm... | Saban
Bu hayatta bir insanın , bayağılıktan veya yalnızlıktan birini seçmekten başka şansı yoktur. A. Schopenhauer
Saim Saban
Saim  Saban
06 Şubat 2018 Salı
saimsaban@gmail.com
Dün gece bir rüya gördüm…

Dün gece bir rüya gördüm. Size anlatamamyüreğim fazla dayanmaz, biliyorum… içime atsam, olmuyor…dilime vuruyor… anadilimde anlatmak istiyorum, unutmayı ve unutulmayı-  çünkü Ubıhçaydı”

Ubıh dilinin hem alfabesini, hem dil yapısını hem de kullanılan kelimeleri tam anlamı ile bilen ve konuşabilen son kişiydi. Vasiyeti üzerine mezar taşına şöyle yazılmıştır;

“Bu Tevfik Esenç’ in mezarıdır, o Ubıhça’yı konuşan son kişiydi.”

Lübnan’da doğan (1949), Beyrut’ta Fransız okullarında okuyan, 26 yaşında Fransa’ya göç eden ve halen orada yaşayan, kitaplarını Fransızca yazan, anadili İslamın dili olan Arapça, kendisi Hristiyan, büyükannesi Türk, Lübnan’lı toplum bilimci ve yazar Amin Maalouf’ un,  Ölümcül Kimlikler (Les Identites Meurtrieres)  adında bir deneme kitabı ( YKY, 2000) var.

Amin Maalouf’ tan söz ederken, onun kimliğini oluşturan etnik, din ve dil aidiyetlerini uzun uzun yazmamın nedeni tam da bu kitabın konusudur.  Ve aslında bu konu, toplumsal uzlaşmazlıkların, savaşların, soykırımların nedenlerinden en önemlisidir. Bu konu “kimlik” konusudur.

Kendimizi etnik, dini, ülke, meslek vb. genel aidiyetlerle ifade etmeye hevesli olsak da aslında kimliğimizi oluşturan neredeyse sonsuz aidiyet var ve bu nedenle her insan diğerlerinden farklı ve dünyada tek olan bir “kimlik” e sahiptir.

Bırakalım mezhep, lehçe, politik, felsefi, kültürel farklılıkları, yalnızca aynı meslek içerisindeki farklılıklarımızı alt alta yazsak herhalde sayfalar tutardı.

Kimliğimizi oluşturan aidiyetler sayısız fakat kimliğimiz tek’dir ve bize aittir. Fakat sorun şudur;  sizin kendinizi , öyle çok sağı solu karıştırmadan ana – çoğunlukla da dayatılıp zorunlu kılınan – bir aidiyet kimliği ile ifade etmeniz istenir. Her baskıcı yönetimin eninde sonunda başvurduğu ve hiçbirinin gerçekleştiremediği tek tip insan, tek tip yaşam, tek tip bir aidiyet zorbalığıdır bu sonuçta.  Bu genellemeci, tektipleştirici ve  insan olarak muazzam farklılıklarımızın kaynağı bin bir çeşit aidiyetimizi yok sayan zihniyete karşı şöyle diyor Maalouf;

Kimlik bölmelere ayrılamaz, o ne yarımlardan oluşur, ne üçte birlerden, ne de kuşatılmış diyarlardan. Benim birçok kimliğim yok, bir kişiden diğerine asla aynı olmayan özel bir “dozda” onu biçimlendiren bütün öğelerden oluşmuş tek bir kimliğim var.”

Hani sorarız ya “Aslen nerelisin peki?”.  Beyrut’da doğup 26 yaşında Fransa’ya göç eden Maalouf’a da hep sorulur. “Lübnan’ lı mısın Fransız mı? Kendini nereli hissediyorsun?”

“Bana “içimin derinliğinde” ne olduğum sorulduğunda, bunda herkesin “içinin derinliğinde” ağır basan tek bir aidiyetin, bir bakıma “kişinin derin gerçekliğinin”, doğarken ebediyen belirlenen ve artık değişmeyecek olan”öz”ünün var olduğu inanışı yatıyor; sanki geri kalanın, bütün geri kalanın özgür insan olarak katettiği yolun, benimsediği inanışların, tercihlerin, kendine özel duygusallığının, yakınlıklarının, sonuçta yaşamının- hiçbir önemi yokmuş gibi.”

Gerçekten de hepimizin içinde kök salmış bu düşünce ve ifade alışkanlıkları yüzünden, bütün bir kimliği, öfkeyle ilan edilen tek bir aidiyete indirgeyen o dar, o sığ, yobaz, kolaycı yaklaşım yüzünden. İçimden işte katiller böyle “imal ediliyor” diye haykırmak geliyor!

Düşünsenize  “ bir eyalete, bir köye, bir mahalleye, bir kabileye, bir spor takımına ya da meslek kuruluşuna, bir arkadaş grubuna, bir sendikaya, bir işletmeye, bir partiye, bir derneğe, bir cemaate, aynı tutkuları, aynı cinsel tercihleri, aynı fiziksel özürleri paylaşan ya da aynı zararlı etkilere maruz kalan bir insan topluluğuna ait olduğunu hissedebilecek” insanı biz tek bir aidiyete mahkum etmeye çalışıyoruz.

Bütün bu aidiyetler, her halükârda aynı anda, elbette aynı derecede önem taşımazlar. Ama hiçbiri de tam olarak anlamsız değildir. Bunlar kişiliğin yapı taşlarıdır, çoğunun doğuştan gelmediğini vurgulamak koşuluyla, neredeyse “ruhun genleri” denebilir onlara. Bu öğelerin her birine çok sayıda bireyde rastlamak mümkünse de, iki farklı insanda aynı bileşimi asla bulamazsınız ve her birinin zenginliğini, kendine özgü değerini oluşturan da işte budur, her varlığın tekil ve potansiyel olarak yerinin doldurulmaz oluşunu sağlayan budur. “

“Bütün dönemlerde, meşru olarak “kimlik” denebilecek kadar her koşulda ötekilerden son derece üstün, tek bir ana aidiyet olduğunu düşünen insanlar olmuştur. Kimileri için ulus, kimileri içinse din ya da sınıf. Ama hiçbir aidiyetin mutlak surette baskın çıkmadığını anlamak için dünyada olup biten farklı çatışmalara bir göz gezdirmek yeter. İnançlarının tehdit altında olduğunu hisseden insanlar arasında, bütün kimliklerini özetler gibi görünen şey dinsel aidiyet oluyor. Ama tehdit altında olan anadilleri ve etnik gruplarıysa, o zaman dindaşlarıyla kıyasıya savaşıyorlar. “

Aidiyetlerimin her biri beni çok sayıda insana bağlıyor; buna karşın, hesaba kattığım aidiyetlerim çoğaldıkça, kimliğim de özel bir durum olarak ortaya çıkıyor.”

Ölümcül Kimlikler adlı bu denemesinin akademik bir çalışma olmadığını çok iddialı söylemlerinin olamayacağını yazan Maalouf;

“Zaten çoğu zaman, kendinizi en fazla saldırıya uğrayan aidiyetinizle tanımlamaya eğilimlisinizdir; kimi zaman bu aidiyeti savunacak gücü kendinizde bulamadığınızda onu gizlersiniz, bu durumda o sizin içinizin derinliklerinde kalır, gölgeye sinip ödeşme saatini bekler; ama ister sahip çıkılsın ister izlensin, ister fazla açık etmeden ya da gürültüyle ilan edilsin, kendinizi özdeşleştirdiğiniz kimlik odur. O zaman söz konusu aidiyet -renk, din, dil, sınıf…- bütün bir kimliğinizi istila eder. Onu paylaşanlar dayanışma içinde olduklarını hissederler, birbirlerine benzerler, birbirlerini harekete geçirirler, birbirlerine karşılıklı cesaret verirler, “karşı taraftakilere” cephe alırlar. Onlar için “kimliğini kabul etmek” zorunlu olarak bir cesaret eylemi, kurtarıcı bir eylem haline gelir… Her yaralı topluluğun içinde doğal olarak önderler belirir. Öfkeli ya da hesapçı bu kişiler, yaralara merhem olan “sonuna kadar gidelim” söylemleriyle ortaya çıkarlar. Bir hak olan saygıyı karşıdakilerden dilenmemek gerektiğini, ama bunu onlara dayatmak gerektiğini söylerler. Zafer ya da intikam sözü verir, zihinleri ateşler ve zaman zaman, incinmiş kardeşlerinden bazılarının için için rüyalarına girmiş olabilecek aşırılıklardan da yararlanırlar. Artık dekor hazırdır, savaş başlayabilir. Ne olursa olsun, “ötekiler” bunu hak etmişlerdir, çok eski zamanlardan beri “bize çektirdikleri her şeyi” “bizler” bir bir hatırlamaktayızdır. Bütün cinayetleri, bütün haksızlıkları, bütün aşağılanmaları, bütün korkuları, isimleri, tarihleri, rakamları.” diyor.

Az kaldı; birkaç paragraf sonra Maalouf’u bırakacağım. Başka yazılarda demokrasi, dinsel hoşgörü, belki biraz oryantalizm üzerine söz edinceye kadar.

“..Eğer her ülkeden, her durumda, her inançta insanlar bu kadar kolayca kıyıcı katillere dönüşebiliyorsa, her çeşitten bağnaz çıkıp kendisini bu kadar kolayca kimlik savunucusu olarak kabul ettirebiliyorsa, bunun nedeni, kimlik konusunda bütün dünyada hâlâ ağır basan “kabile” kavramının böyle bir sapmayı desteklemesidir; Geçmişteki çatışmalardan miras kalan ve içimizden pek çoğunun daha yakından inceleyecek olsa reddedeceği, ama alışkanlık yüzünden, hayal gücü kıtlığından ya da boyun eğme yüzünden istemeyerek bağlı kalmayı sürdürdüğü ve böylece yarın öbür gün açıkça sarsılacağımız dramlarda payımızın bulunması sonucunu getiren bir kavram.”

Bu kitabın başından beri “ölümcül” kimliklerden söz ediyorum – bu tanım benim kınadığım, yani kimliği tek bir aidiyete indirgeyen kavramın insanları taraf tutucu, katı, hoşgörüsüz, baskıcı, kimi zaman kendini yok edici bir tavra yerleştirmesi ve onları çoğu zaman katillere ya da katillerin yandaşlarına dönüştürmesi oranında bana yanlış gibi gelmiyor. Bunların dünya görüşleri çarpık ve terstir. Aynı topluluğa ait olanlar “bizimkiler” olur, yazgılarına arka çıkmak istenir, ama onlara karşı zalimce davranmaktan da kaçınılmaz; “ılımlı” görülürlerse kınanır, yıldırılır, “hain” ya da “döneklikle” suçlanırlar. Ötekilere gelince, karşı kıyıdakilere gelince, kendimizi asla onların yerine koymaya çalışmayız, şu ya da bu sorunla ilgili olarak tamamen haksız olamayacaklarını kendimize sormaya hiç gelemeyiz, onların şikayetleri, çektikleri acılar, kurbanı oldukları haksızlıklar karşısında yumuşamaktan kaçınırız. Sadece, çoğu zaman topluluğun en militan, en laf ebesi, en aşırı kesiminin bakış açısı olan “bizimkiler”in bakış açısı önemlidir. Tersine, kimliğin, bazısı etnik bir tarihe bağlı, bazısı değil, bazısı dini bir geleneğe bağlı, bazısı değil, çok sayıda aidiyetten oluştuğunun kavrandığı an, insan kendi içinde, kendi kökenlerinde, izlediği yolda, farklı mecralar, farklı katkılar, farklı melezlikler, ince ve birbiriyle çelişen farklı etkiler görmeye başladığı an, tıpkı kendi “kabilesi”yle olduğu gibi başkalarıyla da farklı bir ilişki kurulur.  Artık sadece “biz” ve “siz” yoktur – bir sonraki karşılaşmaya, bir sonraki ödeşmeye hazırlanan savaş düzeninde iki ordu. Artık, “bizim” tarafta, sonuçta pek az ortak şeyimiz olan insanlarla, “onların” tarafında kendimi son derece yakın hissedebileceğim insanlar olacaktır. Ama daha önceki tavra geri dönersek, bunun insanları nasıl en kötü aşırılıklara sürükleyebileceği hayal edilebilir: eğer “ötekilerin” kendi budunları, dinleri ya da ulusları için bir tehdit oluşturdukları duygusuna kapılmışlarsa, bu tehdidi savuşturmak için yapabilecekleri her şey onlara son derece meşru görünecektir: katliamlara girişme noktasına geldiklerinde dahi, orada söz konusu olanın kendi halklarının yaşamını kurtarmak için zorunlu bir önlem olduğuna inanacaklardır. Etraflarında toplanan herkes de bu duyguyu paylaştığından, çoğu zaman katliamcıların vicdanı rahattır ve kendilerine cani denildiğini işittiklerinde şaşırırlar. Cani olamayacaklarına yemin ederler, çünkü onlar sadece yaşlı analarını, kız ve erkek kardeşlerini ve çocuklarını korumaya çalışmışlardır.”

Sömürgeciliğin hoyratlığından, ırkçılıktan, yabancı düşmanlığından çekmiş olanların kendi milliyetçi hoyratlıklarının, kendi ırkçılıklarının ve kendi yabancı düşmanlıklarının aşırılıklarını bağışlıyoruz, hatta bu yüzden en azından oluk oluk kan akmadıkça, kurbanlarının kaderleriyle hiç ilgilenmiyoruz. Çünkü meşru kimlik dışavurumunun nerede duracağı ve ötekilerin hakkını çiğnemenin nerede başlayacağı asla bilinemez! Az önce “kimlik” sözcüğünün bir “sahte dost” olduğunu söylememiş miydim? Meşru bir eğilimi yansıtmakla başlar ve bir savaş aleti haline gelir. Bir anlamdan diğerine kayış hiç fark edilmez, doğal gibidir ve bizler, hepimiz zaman zaman kendimizi buna kaptırırız. Bir haksızlığı kınarız, zulüm gören bir halkın haklarını savunuruz ve ertesi gün kendimizi bir katliamın suç ortakları olarak buluruz. Son yıllarda meydana gelen bütün katliamlarla kanlı çatışmaların çoğu, karmaşık ve çok eski kimlik “dosyaları” yla bağlantılıdır; bazen kurbanlar umutsuzca her zaman hep aynı taraftır; bazen de ilişkiler tersine döner, dünün cellatları kurban haline gelir ve kurbanlar cellada dönüşür. “

Bu konuya devam edeceğim. 21 Şubat dünya Anadilleri Günü nedeniyle, hem kendinden başka o dilin kurallarına göre konuşulması ve yazışmasını bilen kalmadığı için rüyasını anlatamayan Tevfik Esinç’ i anmak, hem de UNESCO’nun yok olan ya da yok olmakta olan dilleri gösterdiği ve bağlantısını aşağıda verdiğim atlasına dikkatinizi çekmek istedim.

“Bu dünyada hayatta kalabilmek için beyaz adamın dilini öğrenmeliyiz, ama sonsuza kadar yaşamak için kendi dilimizi bilmemiz gerek.” / Darry Babe Wilson (Amerikan yerlisi)

 

 UNESCO Atlas of the World’s Languages in Danger

http://www.unesco.org/languages-atlas/index.php?hl=en&page=atlasmap

 

  Sosyal   Medyada   Paylaşın
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Basından
%d blogcu bunu beğendi: