Diğer anılarımda da yazdığım gibi biz bir babadan dört erkek ve dört kız olmak üzere sekiz kardeştik. Küçük annemizden Abidin, Kazım, Zülfiye vardı. Babamız hayatta iken çiftçilik yapardı. Yıllık bir tutma(işçi) tutardı. Hasat zamanı da üç aylığına iki tane tutma tutardı. Kardeşim Hayri ile ben ilkokulda, köyümüzün okulu olmadığı için köyümüze 20 kilometre uzaklıkta bulunan Akpınar köyünde okuyorduk. Henüz tarlada çalışabilecek durumda değildik. Abidin ağabeyim bizden büyük olduğu için işçilerle beraber çalışırdı ve çok yorulurdu. Babama bir şey diyemezdi ama

Okumaya devam et...

1945 yılıydı. Bizim köyümüzün kuzeyinde bulunan takriben köyümüze beş kilometre mesafede olan Karakoyunlu Köyünde ablam Pakize vardı. Ablamın kayın biraderi Zezey (Fevzi) ablamı çocukları ile birlikte kağnıyla bize getirdi. Mevsim son bahardı. Öküzleri gündüz dışarıya bıraktık. Vakit akşam oldu öküzler gelmedi. Köyün etrafını, her tarafı gezdik öküzleri bulamadık. Rahmetli Fevzi çok mal canlısıydı. Hemen telaşlandı. “Öküzleri şimdiye kadar kurt parçalamıştır” dedi. Kadir ağabeyim, “Bu gece ne yaparsanız yapın öküzleri bulun; yoksa bu adam kriz geçirir” dedi. Amcaoğlu Kerim Saban’la öküzleri

Okumaya devam et...

Şimdi işimiz tamam dedik ve hemen Pazarören yoluna düştük, geldik Enstitü Müdürlüğüne; Müdür Bey yardımcısına “Bunu bir imtihan et” dedi. Müdür yardımcısı bana bir dergi okuttu, başka da matematikten bir şeyler yaptırdı. Müdür Bey’in yanına gittik. Ağabeyim de Müdür Bey’in yanında oturuyordu. Müdür yardımcısı: “Çok iyi” dedi. Müdür Bey “O halde şimdi alırsak eğitim yok. Ekim ayına hasat işlerinde çalıştıracağız. Böyle olunca sizin zararınız olur. Ağabeyime “gel Kadir Bey bunu götür ekim ayına kadar bizim işimizde çalışacağına kendi işinizde çalışsın.

Okumaya devam et...

Babamın ölümünden bir yıl sonra, büyük ağabeyim Kadir terhis oldu geldi. Kendimizi biraz toparlamaya çalışırken, tekrar ihtiyat askerliğine çağırdılar, bir sene de ihtiyat askerliği yaptı geldi. Bende bir okuma aşkı var ki gözüm başka bir şey görmüyor. Falan, falan kıza aşık. Falan kız falan gence aşık derler. Fakat benim hiç umurumda değil, illaki okuyacağım. Ben ilkokulun üçüncü sınıfını bitirmiştim. O zamanlar köy Enstitüleri vardı. Köylü çocukları alıp, İlk okuldan sonra beş sene okutup, köy okullarına öğretmen vekili olarak az bir

Okumaya devam et...

Sahilde yürüyordum bugün, hava da kararmıştı. İnsanlar evlerine dönüyorlardı. Bir bankta genç kız hem bağırarak ağlıyor hem de telefonla konuşuyordu. -Lütfen dön ve beni al buradan tamam mı? … -Ordayım işte, bıraktığın yerde salak ! Lütfen dön geri!.. Deniz durgundu ama serin bir esinti vardı. Havalı tüfekle denizdeki balonlara birkaç atış yaptım. Genç bir çocuk geldi. ”Ağabey dur sana öğreteyim atışı”, dedi. Dinledim ben de. Sonra ”ya” dedim ”ben de bir yerde böyle atış yaptırsam balonlara”. Bu işi çok güzel

Okumaya devam et...

Oğuz Atay’ ı okuduğumda , özellikle ‘Günlük’’ ünden sonra şöyle düşündüm. Aydın; bilen değil kaygı duyandır. Günlük tuttuğu defterine şöyle yazıyor Atay ; “…”…Bir de insana karşı katılığımız, inafsızca yalnız bırakışımız var ki, gör ünüşteki sıcaklık ve laubalilikten sonra daha da yıkıcı oluyor bu bükülmezlik. Gene de sürekli bir kötülük de ğil ; bu bakımdan da (Allahta n) tutarlılık gösteremiyoruz…” Oğuz Atay, beyninde tümör olduğunu öğrenmiş ve Londra’ da ameliyat olmuştur. Durumu hiç iyi değildir ve defterine aşağıdakileri yazmıştır. Zaten

Okumaya devam et...

Ona neden Gümüş diyorlardı, bilmiyorum. Aslında altın renkli tüyleri vardı. Epeyce iriydi. Hele benim çocuk halime göre nerdeyse boyum kadardı. Amcamların köpeğiydi. Ben yazları tatile gittiğimde, önce o karşılardı beni kapıda. Bacaklarımı koklar, kuyruğunu sallar, yanımdan ayrılmazdı. Ben de biraz da korkarak onun altın sarısı tüylerini okşardım. Onu okşarken gözlerimin içine bakardı. Yaltaklanmaz ama bu durumdan hoşnut olduğunu her haliyle belli ederdi. Bazen diğer çocuklarla birlikte köyün dışına çıkar ve kimin köpeği çabuk gelecek diye iddiaya tutuşurduk. Ben de incecik

Okumaya devam et...

”Göklerde kartal gibiydim, Kanatlarımdan vuruldum, Mor çiçekli dal gibiydim, Seher vaktinde kırıldım’’ Mektup böyle başlıyordu. Zarfın içinde ayrıca ince iki kartondan yapılmış çark şeklinde bir şey vardı. Kartonu biraz çevirdiğinizde benim ismim ve rütbem çıkıyordu. Yarım tur daha çevirirseniz isim kayboluyor ve çark bir çiçek oluyordu. Mektup Anadolu’nun bir hapishanesinden; Nusret K. dan geliyordu. 1980 yılının çok sıcak ve nemli bir Temmuz gecesinde Kağıthane- Sadabat’da ki birliğimizde nöbetçiydim ve bir ucu Okmeydanı sınırlarına dayanan nöbetçi kulübelerini kontrol ediyordum. Gece yarısını

Okumaya devam et...

…Elmalı Sokağında annesiyle beraber oturduğunu daha önceki bir konuşmamızda öğrendiğim Doktor Selim bu gün biraz da neşeli olarak ‘’ Günaydın Selim yüzbaşım !’’ dedi. ’’Günaydın ‘’ dedim. Genellikle bu saatlerde sinirli oluyordum. Ama bu doktor , adaşım Selim güven veriyordu bana. Bir ruh doktorundan daha çok mahalleden bir arkadaş, ya da ne bileyim hani sını arda aklı başında ama çokda okul düşkünü olmayan çocuklar vardır, onlar gibiydi. Yalın, tepkisiz, dinleyen, yorum yapmayan –şimdi çok şaşırıyorum geriye dönüp düşündüğümde; Doktor Selim, onca

Okumaya devam et...