1939 yılının Ocak ayı; o yıllarda okullarda sömestri tatili yoktu, ancak bayramlarda bayram süresince tatil oluyordu. Sanırım Kurban Bayramı tatili idi, yanımda kardeşim Hayri, okul arkadaşlarımdan Akpınar Köyünden Raşit ve Yaşar ile yine köy halkından Recep adında 20-22 yaşlarında bir bizden büyük bir genç vardı. Recep önümüze düştü, Akpınar’dan köyümüz olan İğdebel’ e gidiyoruz. Mevsim kış olmasına rağmen hava ılık, yerde kar yok, fakat çamur vardı.

Arkadaşlarla şakalaşarak yolumuza devam ederken; Akpınar ile İğdebel köyleri arasında Polatpınarı köyüne geldik. Seyhan ırmağının bir kolu da Göksu adıyla Polatpınarı cıvarından geçmektedir. Tabi yola devam etmek için biz de bu Irmağı geçmek zorundaydık. Bir köprü vardı fakat çok uzaktaydı. Köylüler ırmağın dar bir yerine uzun bir ağaç koymuşlardı, yayalar bu ağacın üstünden karşıya geçiyordu. Biz de buradan geçelim dedik ve el ele tutuştuk, geçerken bir baktık ki ağaç hızla yukarıya kayıyor. Su hızlı akıyor, başımız döndü , dengemiz bozuldu ve hepimiz ırmağın içine düştük. Dereye düşmesine rağmen ayakta kalan  Recep hemen arkadaşları ırmağın karşı tarafına çıkardı. Ben biraz aşağı sürüklenmiştim. Irmağın kenarında bir söğüt dalına zor tutundum. Recep çabucak geldi, beni de sırtına alarak karşıya geçirdi. Baktım ayakkabımın teki geçit ağacının üstünde, teki de ırmağa düşmüş, akıntıyla sürüklenip gitmiş. Halbuki yola çıkarken ayakkabılarım eskimesin diye ayağıma çarık giyip ayakkabılarımı da koltuğumun altına almıştım.

Artık biz canımızı kurtardığımıza sevindik ayakkabı da gitsin dedik. Polatpınarı köyünde bir akrabanın evine girdik, sobayı yaktılar, üstümüzü başımızı kuruttuk. Tekrar yolumuza devam ettik ve akşam ezanı okunurken köyümüze yetiştik. Başımızdan geçenleri kimseye söylememeye karar verdik ama eve girer girmez kardeşim Hayri “Kâzım ayakkabısını ırmağa düşürdü” diyerek olayı müjdeledi. Tabi olayı herkes duydu. Babam da duydu, babam beni teselli etti, “Oğlum üzülme canın sağ olsun, giden ayakkabı olsun, ben sana daha iyisini alırım” dedi. Yakınımızda Sarız ilçesine bağlı Kurudere köyü var, o köyde Ermeni asıllı Dönük Ali adında bir ayakkabıcı vardı. Ona ayakkabı yaptırdı, getirdi, giydim.  “Çocukların kaygısı ne zaman bitecek? Kadir Pınarbaşı’nda okurken beni bir düşünce alırdı. Acaba falan çayı- dereyi nasıl geçecek diye eve gelinceye kadar dışarıda yola bakar otururdum ” dedi.

Babam gözü ve gönlü bol bir insandı. Üç-dört gün evde kaldıktan sora okula dönmek üzere yola çıkarken dördümüze de birer lira para verdi, bunu duyan herkes hayret etti. Bizimle gelen arkadaşın babası Kâmil  “ Yahu diyorlar ki, Şemail Ali ağanın parası bitmiş diyorlar. Ben asla inanmam. Parası biten adam çıkarıp bir çocuğun eline bir lira verebilir mi?” derdi. O zamanlar Türk Lirası çok kıymetliydi ve bir lira bir altın lira değerinde idi.

Böyle güzelce okulumuza devam ederken babamın beklenmedik ölümüyle işlerimiz bozuldu ve ben de büyük bir üzüntüyle okulu bırakmak zorunda kaldım.

Paylaş:

Benzer

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir